26 Kasım 2008 Çarşamba

bozup yeniden yapmaktır işim




herkesin öyle veya böyle ağzına takılan şarkıları olan, veya kulağına estimi tanınan, nadir gruplardandır MFÖ. Haklarında bilgi vermemede gerek yok zaten herkes az çok bişeyler bilir, bense yakın zamanlara kadar(2-3) yıl öncesine kadar ilk albümlerinin "ele güne karşı" olduğunu bilir, çocukluğumdan bu yanada evimizde plakçalar veya benzeri nostaljik araçlar bulunmadığı için herkesin bildiği kasetlerinde yeralan nispeten popüler parçalrı dinler dururdum çoğunlukla, buna rağmen grubun gerçek potansiyellerinin en çok hissedildiği albüm olan "M.V.A.B."nin yeri başkadır bende. ilk çıktığında ortaokula gidiyor olmama rağmen hala aynı tadı alırım dinlerken.

Neyse efenim konu şudur. yine saatlerimi hatta günlerimi ayırdığım rutin sanal-arkeolojik müzik kazılarımdan birinde grubun daha önceden haberim olmayan tarihçesine ulaştım ve ilk başta "mazhar-fuat" adıyla piyasaya çıkan ilk plaklarına ulaştım, ondan sonrasında ise kısa ömürlü olan "ipucu beşlisi" ve barış mançoyla çaldıkları "kaygısızlar" adlı gruplardan haberim oldu."arkadaşım şeytan" adlı filme de zaten diyecek yok.

işte bu dönemlerden gayet eğlenceli ama sözleride manalı birkaç inciyi iletiyorum sizlere ....

1- Tahminen 70'lerde çekilmiş izzet öz'ün teleskop programindan
Mazhar alanson'un bozup yeniden yapmaktır işim adlı parçası ..


2- "Arkadaşım Şeytan" filminden Doldum adlı eğlenceli parça.

3- Merkezi kadrosu MFÖ olup kısa sürede dağılan ipucu beşlisinden "Heyecanlı"


Benim gibi müzik adına Yerli yabancı eski zamanları ve eserleri özleyip araştırıyorsanız, yukardaki linkler hoşunuza gidicektir kesin. zaman buldukça nostalji serileri devam edecek izlemede kalın ;) ...


11 Kasım 2008 Salı

Kolay değil Kayaların Oğlu olmak!



"2023'ün ılık bir ekim sabahında, bacaklarımda hafif bir uyuşmayla uyandım ve 100 yıllık ulu bir çınar gibi kök salmaya başladım o sabah".

Dün yine Günlerden "On Kasım"dı.Çoğu kişi kendi adına Atatürk'ü anmak için çeşitli küçük aktivitelerde bulundu. Tabii ki bu bile takdir edilmesi gereken bir durum olsa da kaç kişinin benim yaşadığım duyguları yaşadığını merak ediyorum. Sabah uyandığımda evimin bir sokak altındaki ilköğretim okulundan çınlayan mikrofonla küçük çocukların okuduğu şiirler gelmeye başladı kulağıma. Zaten günün anlam ve önemine özgü üzerime çökmüş hüzün daha da perçinlendi onların okumak, yaşamak zorunda bırakıldıkları ortamlar aklıma gelince, fakat ona rağmen şiir okuyan çocuklar nasılda seslerini zorlayarak duyurmaya çalışıyorlardı, en azından şiir okurken veya törende saygı duruşunda bulunurken, o sıkıcı ortamda biraz olsun günlük hayatlarının Atatürk'ün yokluğunda ne durumda olduklarını, ailelerinin kısıtlayıcı ve gizleyici tavırlarını (istisnalar kaideyi bozmuyor neyazıkki) ve onları nelerin bekleyebileceğini düşünmüş olmalarını umdum, birde "özel çocuk"ların oluşturdukları kolej kitleleri vardır ki eğitim ortamı ve vitrin bakımından tam gözükse de bu kitleye hüzünlenmek bi yana sadece buruk bir gülümseme kaldı yüzümde düşününce, gülüp geçtim. Kendi okuluma doğru yürürken ve bu düşüncelere dalmışken, kendi ilköğretim yıllarım ve birkaç kere yapmış olduğum bayram ve anma günleri sunuculukları geldi aklıma, daha da bi hüzünlendim ve yılların çok çabuk geçtiğini hissetim birkez daha.

Bütün bu düşüncelerin oluşturduğu dehlizimde, kulaklığımı takıp Barış Manço'nun Cumhuriyetimizin 100. yılı hakkında yazmış ve bestelemiş olduğu 2023 adlı parçayı dinledim bir ikikez. Bu kadar hüzünden sonra yinede içimdeki umut kıvılcımı parladı ve işe koyuldum.Her ne kadar 29 Ekim de 10 kasım da geçmişte olsa sizinle paylaşmak istedim. ne de olsa "Kolay Değil, Kayaların Oğlu olmak".

Barış Manço - Kayaların Oğlu (2023)

29 Ekim 2008 Çarşamba

We Got It All on "UHF"

http://www.imdb.com/title/tt0098546/


Son zamanlarda yaşadığımz ister internet ortamında ister diğer medyalarda yaşadığımız sansür hadiselerinin hepimizi ne kadar kızdırdığı malum, sonuçta kısıtlanan bi ifade özgürlüğü var ortada.ama acaba (sözüm internetten dışarı) gerçekten bir çok kişinin hayatının önemli zamanlarını heba ettiği iletişim oyuncaklarında hala bakmaya, duymaya değer şeyler kaldımı, veya baktığımz şiylerin değerli zamanımızı yemek dışında bize herhangi bir katkısı varmı? Bence şu aralar başta televizyon olmak üzere bi çok medya türüyle haşırneşir olurken çok daha sık kendimize sormamız gereken sorular bunlar. Çünkü, Bu yayın organlarını sahiplerinin en son düşüneceği şey izleyicilerdir. ayrıca günümüzde bu iletişim araçları kitlesel uyuşturucular olarak kullanılmakta, e birde Türkiye'deki TV programlarının %99'unun Amerika başta olmak üzere avrupa ve çeşitli ülkelerin 30-1 yıl arası yıllanmış yayınlarının Karbon kopyaları olduğunu düşününce birde işin içine sansür girince, televizyonun düğmesine basıp açmaya bile üşeniyorum.

İşte geçenlerde izlediğim film'de aslında tam bunlarla ilgiliydi, 89 yılında çekilmesine rağmen Yayın bantlarının yerini uydu antenlerinin alması dışında günümzdeki birçok olayla yakından alakalı ve ironik bir üslubu olan bu film iki başarısız arkdaşın tüm işlerden kovulmaları üzerine, bir kumar borcunda kazanılan UHF bandından yayın yapan küçük, yerel bir tv istasyonunu işletmeleriyle başlıyor ve istasyonu ayakta tutabilmek için gösterdikleri olağanüstü çabayı izlerken ulusal kanallarınsa yayın politikalarını apaçık meydana seriyor. Tabii Filmin ünlü komedi müzik sanatçısı "weird al yankovic" in başrolünü ve senaryosunu üstlendiğini hatırlatmakta fayda var.Hatta yankovic'in diğer müzikleri gibi çarpıcı sözleri olan bir şarkısı bile var, Daha iyi anlayabilmeniz için sözler:

Put down your remote control
Throw out your TV Guide
Put away your jacket
There's no need to go outside
Don't you know that we control the horizontal
We control the verticle, too
We gonna make a couch potato out of you
That's what we gonna do now

Don't change the channel
Don't touch that dial
We got it all on UHF
Kick off your sneakers
Stick around for a while
We got it all on UHF
Don't worry 'bout your laundry
Forget about your job
Just crank up the volume
And yank off the knob
We got it all, we got it all, we got it all on UHF

Disconnect the phone and leave the dishes in the sink
You better put away your homework
Prime time ain't no time to think
All you do is make yourself a TV dinner
Press your face right up against the screen
We gonna show you thangs you ain't ever seen
If you know what I mean, now

Don't change the channel
Don't touch that dial
We got it all on UHF
Kick off your sneakers
Stick around for a while
We got it all on UHF
Don't worry 'bout your laundry
Forget about your job
Just crank up the volume
And yank off the knob
We got it all, we got it all, we got it all on UHF

You can watch us all day
You can watch us all night
You can watch us any time that you please
You can sit around and stare at the picture tube
'Till your brain turns into cottage cheese
Well, now

Eğer geyik yollardan TV hakkında çarpıcı şeyler söyleyebilen, güldürürken düşündüren, sıcakkanlı bir film arıyorsanız öyle veya böyle biryerlerden edinip gözlerinizi faltaşı biçimine ağzınızı kulaklarınıza vardırarak izlemeniz tavsiye olunur. Eğer bulamayıpta merak edip izlemek isterseniz, haberim olsun ;) ...

The Midnite Movies




Param Olsaydı Hippi Olurdum (sözün patenti bana ait değildir). Yanlış Anlamayın, gerçekte hippilerin çokta para odaklı düşünen, hayat kaygısı dolu insanlar olduklarını söylemiyorum, ama günümüz koşullarında Türkiye gibi bi ülkede yaşamak bana bu sözleri söyletiyor. Yani kendisi ve içinde bulunduğu toplulukla barışık, hayatından günlük dertleri söküp atmış istediği zaman çıplak gezebilen, daima aklı havada ve hayeller içinde bir çevrede yaşamayı bende isterdim, Kim istemez ki ?? İşte yine kafamın böyle abuksubuk düşüncelere garkolduğu bi zamanda, biraz rahatlayıp kafa dağıtmak için uzun zaman önce rastladığım iki filmi izledim. 1. film yani "psych out" küçükken sağır olmuş özürlü bir kızın zamanında hippi kenti olan san francisco'ya gelmesiyle başlıyor. hikaye bu karakterin etrafında dönmesine rağmen o zamanın gençlik hareketinin olumsuz yönlerini, yine günümüzdede pek değişmeyen toplum baskısını gayet çarpıcı şekilde bize aktarıyor . 2. film ise konu olarak o zamanın ünlü en zararlı kimyasallrından olan acid (LSD) adlı uyuşturucunun ne gibi durumlara yol açtığını eşinden boşanmak üzere olan bir reklam filmi yönetmeninin bu maddeyi denemek suretiyle, onun gördüklerini bize göstererek, sıradışı bir anlatım diliyle aktarıyor.

Açıkçası filmleri izledikten sonra kendimi daha fazla sevdim.Ayrıca aklımı tamamen kaybetmediğim için kutladım kendimi ve alkolü azaltmaya karar verdim ... biryerlerden edinilip geceyarısından sonra izlenmesi tavsiye olunur ...

Root'n Rollz 3: Günaydın Hüzün


Yine çok severek dinlediğim, Bana Göre "Türkçe Sözlü Rock'n Roll Müziği" en saf, yalın haliyle icra eden, Günlük yaşamımıza büyük bir ayna tutan Eski Kuşaktan Bir Abiyi, Bir Hocamı tanıtmak istiyorum.

Eski dediğime bakmayın, birde konserde elinde gitarıyla zıplayıp hoplarken, yani Rock'n roll yaparken izleyin onu, ne demek istediğimi ancak o zaman anlayabilirsiniz.


Gökalp Baykal 1959 yılında Trabzon'da doğdu. 4 yaşında ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti.
Sırasıyla Saint-Benoit kolejini, DGSA Mimarlık Yüksek Okulu'nu ve İTÜ Mimarlık yüksek lisansını bitirdi.
Mimarlık eğitimi sırasında gitar çalmaya başladı. Paul Simon, Michel Sardou, Crosby Stills Nash & Young, Cem Karaca, Leonard Cohen ve Bob Dylan dinliyordu.
1980 yılında itibaren beste yapmaya ve şarkı söylemeye başladı.
1986 yılında ilk demo albümünü kaydetti.
İstanbul'un underground ortamında yankı uyandıran bu demoyu 1992 yılındaki ikinci demo albüm izledi.
Kendi finanse ettiği ilk resmi albümü Ağustos 1996, bağımsız yapımcı firma Kod Müzik tarafından 1997 yılında yayımlandı.

Bu albümde tüm enstrümanları MIDI desteğiyle kendisi çalıyordu. Bu dönemde daha önce Bohem grubunun bas gitaristi olan Cenk Tarhan'la tanıştı ve bir grup olarak çalışmaya başladılar. 1998 yılında, bir süre beraber çalıştığı genç davulcu Serkan Ayman'ın grubu Catwalk ile dört şarkılık blues ağırlıklı Günaydın Hüzün isimli EP'yi yine kendisi finanse ederek yayımladı. Aynı dönemde yeni albüm çalışmalarını sürdürüyordu. Müzisyen dostların farklı seanslarda katılımlarıyla kaydedilen Yabancılar albümü, 1999 yılında yine bağımsız bir firma olan Zihni Müzik tarafından yayımlandı. Albümün kayıtlarını ve mikslerini yapan 1980'lerin ünlü rock grubu RA'nın gitaristi Sabih Cangil, bu albümle birlikte Gökalp Baykal müziğinin ses örgüsünde etkili olmaya başladı.

Yabancılar albümünün yayınlanmasından kısa süre sonra klasik müzik kökenli piyanist İsmail Safa Yalbaz ikiliye katıldı ve yeni albüm için hazırlanan şarkıların düzenlemelerini yaparak, ses örgüsünü farklı bir yönde zenginleştirdi. 2002 Nisanında Baykal'ın ilk konser albümü Akustik Anılar CD formatında çıktı.
Studio Drum&Bass’de Mine Erkaya tarafından kaydedilen Her Zaman Bir Şarkı albümü, Zihni Müzik etiketiyle 2002'nin Aralık ayında CD ve kaset formatında yayınlandı. Albümde zengin bir müzisyen kadrosu çaldı.
2004'ün Şubat ayında, Gökalp Baykal & Zardanadam adı altında iki şarkılık Sevgililer Günü / Bir İş Bir Eş hatıra single'ı ücretsiz olarak dağıtıldı.
2007’nin Mayısında Baykal’ın yeni albümü, kendi yapımı olarak Arkaplan firmasının desteğiyle çift CD olarak piyasaya çıktı. Akustik ve elektrik olmak üzere iki ayrı konsept ve seda içeren Yağmuru Beklerken albümünde de çok sayıda müzisyen görev aldı.

Uzun yıllar mimar, dergi yöneticisi ve makale yazarı olarak etkinlik gösteren Gökalp Baykal, Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık bölümünde Öğretim Görevlisi olarak Bilgisayar Destekli Tasarım dersleri vermektedir. Bob Dylan üzerine üç tane yayımlanmış kitabı olan Baykal, halen bilgisayar destekli tasarım alanında bilgisayar kitapları yazmayı sürdürmektedir.



Gökalp Baykal



Root'n Rollz 2: Kimsesizler Kimsesi


Bu sefer paylaşmak istediğim grup çokta eskilerden değil hatta günümüzde 70'lerden başlayıp 90'lara uzanan kent ozanlığı geleneğinin son zamanlardaki en iyi temsilcileri diyebilrim, Grubun ismi bile dinlemeye başlamadan uyarıyı yapıyor zaten: "Hariçten Gazelciler".

Hala merak ediyorsanız size kısa bir biyografi ve küçük bir karikatür. Dinlediğiniz müziğin zaten düşüncelerden bitap düşmüş kafanızı şişirmesi ve uykunuzu getirmesi yerine Kafanızı rahatlatmasını istiyorsanız eğer biranönce albümü edinmeniz ve rahat bir pozisyonda dinlemeniz anons edilir.

2001 yılında İzmit'te kurulan HariçtenGazelciler uzun bir süre aynı kentte

kendi işlettikleri mekanlarda farklı repertuarlarıyla geniş bir dinleyici

kitlesine seslendiler.Ancak bar müziğiyle uğraşmanın kendi müziklerini

oluşturma yolundaki çabalarına engel olduğunu fark etmeleri üzerine

grubu dağıtarak bu kulvardan ayrıldılar.Uzun bir süre sessiz kalan

HariçtenGazelciler'in 2004 yılında ''Çağlama'' adını verdikleri müzik

aletini geliştirmeleri yeni bir heyecan, kadro ve repertuarla müzik

yapmalarına yol açtı. Bu heyecanla ilk albümlerini kaydettiler...



Hariçten Gazelciler

Rock Felsefesine Pike!..














Severek takip ettiğim bir yazarın, çoğu zaman yanlış yorumlanan bir konuda yazdığı açıklayıcı yazısını sizlerle paylaşmak istedim ...

Rock Felsefesine Pike!..

Yazarın diğer yazıları

28 Ekim 2008 Salı

TURKISH PSYCH ENCYCLOPEDY




















TURKISH PSYCH (PROGRESSIVE MUSIC) ENCYCLOPEDY

Her Zaman takip ettiğim ve içine dalıpta çıkamadığım bir site olmasına rağmen, her girdiğimde de içim ayrı burkuluyor, çünkü şöyle bi baktığımızda ülkemizde çoğu insanın bilmediği veya yoksaydığı belkide ellilerden sonra müzik adına yapılmış tüm yaratıcı işleri, kimine ulaşmak isteyipte ulaşamasak bile burda görme şansımız oluyor. Zamanıda gerçekten farklı bişeyler üretmek için kafa yorulmuş, anadolunun karakterini taşıyan Bu müziği birde Yabancı bir DJ & Kollektörün yorumuyla tanıyın ...

24 Ekim 2008 Cuma

Root'n Rollz 1: Hardal


"Burhan Ağaoğlu isimli rock tutkunu bir muziksever, oteden beri tanidigi ve dinledigi arkadaslarini bir "grup" catisi altinda toplamak icin kollari sivar. Rock muzigimizde efsane mertebesine ulasmis birkac gruptan olan "Yeralti Dörtlüsü"nun son donem elemanlarina bir teklif goturur; Sedat Avci (davul), Aydin Sencan (bas gitar) ve Cahit Kukul (gitar). Sedat ve Aydin o siralar, Seyyal Taner ile birlikte "25. Saat" grubuyla yeri göğü inletmektedirler turne ve konserlerle. teklife de sicak bakmaktadirlar. vokalde ise Şükrü Yüksel'e teklif gider. zaten boyle bir olusumu bekleyen Şükrü Yüksel, grubun kalici bir elemani olarak yerini alacaktir. duzensiz araliklarla bir araya gelip provalar yaparlar, birbirlerine besteleri konusunda fikir alisverislerinde bulunurlar. ancak, bestelerin buyuk bolumu alt yapi olarak klavye gerektiren parcalardir ve bu konuda genc bir muzisyen Özkan Turgay da gruba dahil edilerek basindan beri planlanan album'un kayitlarina baslanir. ve 1978 yilinda, istanbul gelisim studyosu'nda kaydedilen ve turk rock'inin yuz aki albumlerinden biri olan "Nasil Ne Zaman" plakci vitrinlerini suslemeye baslar.

İkinci albüm hazırlıklarına başlarlar. bestelerin hazir oldugu ve kayda girilecegi donemlerde Aydin Şencan, Kanada'ya gider, Sedat Avcı ise Hollanda'ya, Erkin Koray ile bulusmaya. ama bunlar Şükru Yüksel, Cahit Kukul ve Özkan Turgay'i etkilemez. Zafer Oğuz isimli bir davulcuyu yanlarina alarak kayitlara devam ederler. Aydin Şencan, bas kayitlarini yapmadan Kanada'ya gitmemistir ama. bu arada, her iki albumde de Özkan Turgay klavyeleri calmis ise de nedendir bilinmez grubun fotograflarinda yer almamistir . ve 1983 gelmeden grubun ikinci albumleri "Nereden Nereye" piyasaya surulur. bu sefer sozler ve gitarlar biraz daha sertlesmistir. zar zor gerceklesen konserlerden İTÜ'de yapilanina katilirlar. elemanlarin surekli degismesi, piyasada yasanan konser ve mali durgunlugun album satislarina yansimasi sonucu karamsarliga kapilan grup elemanlari, bir sure ara vermeye karar verirler. taa ki 1992 yilina kadar.

Kanada'ya yerlestikten sonra iyice turkiye'den kopan Aydin Şencan, Erkin Koray'in 1983 yili ziyaretinden sonra ikinci bir sok yasar ve Şükru Yüksel'i karsisinda bulur. Konu bellidir; "tekrar bir araya gelelim"... zaten hazir olan soz ve besteler uzerinde uzun sure calisma firsati bulurlar. eski elemanlardan Sedat Avci, yine Erkin Koray'la konserlere cikmaktadir, bir ara Cem Karaca ile calisir. Cahit Kukul ise Rami'de muzik savasina devam eder, eski dostlarini bir araya toplayarak "Meteor" adinda grup kurar, bir de album cikarirlar. Cahit Kukul, eski ve yeni kusak rock severlerin baskilari sonucu, kendi sectigi "Hardal" parcalarini "Secmeler" adi altinda piyasaya surer 1997 yilinda. Kanada'dan donen Şükru Yüksel ve Aydin Şencan, album kayitlarina baslarlar.

sene 1997, davulda eski dost Zafer Oğuz, klavyelerde ve duzenlemelerde yine Özkan Turgay gitarlarda ise Alper Karamahmutoglu ve vokalde Şükru Yüksel kadrosuyla tamamlanan album 1998 yilinda "Yeniden Dogus" adiyla piyasaya surulur."

Kaynak: Facebook "HARDAL" grubu ..

yukarda bahsi geçen, Türkçe Rock Müziğin bu güzide grubunu hala dinlemeyenler için şu anda piyasada bulunmayan ilk iki plak kayıtlarındaki bazı şarkıları içeren "Seçmeler" ve 90'lı yılların sonlarında çıkarıdıkları insanın kendi derinliklerine kapılar açan "Yeniden Doğuş" adlı albümleri
iletiyorum. Herkese iyi dilemeler .

NOT: Gece ayışığında dinlemeniz şiddetle önerilir.

grup hakkında makale

Hardal Combo

IST-ANK-IST fullHD



Ağustos ayında İstanbul-Ankara-İstanbul arası yaptığım seyahatten birkaç kare, geniş ekranlarda duvarkağıdı yapmak için birebir .. Çekilen Yerler

Abant Gölü
Yazılıkaya
Nasreddin Hoca
Oylat Mağarası

23 Ekim 2008 Perşembe

Mahzenime Hoşgeldiniz ! (Nam-ı diğer "Mağara güzellemeleri - Giriş")


Evet, burdayım işte ... Yani herzaman olduğum yerde, karanlık, soğuk -Mutlu- Mahzenimde. Şimdi hemen demeyin edebiyat parçalamış diye, herkesin bir mahzeni vardır aslında ... Kimi Mahzeninde yaşar, kimi sadece ara sıra uğrar, bişeyler alıp çıkar, kimiside sadece dışardan seyretmeyi sever, girip çıkamamaktan korkar belkide, kimbilir ... Fakat Bazı Kişiler vardır ki onlar için kutsaldır mahzenleri, Onlar ne dışarıya çıkmaktan nede içerde kalmaktan korkar, hatta zaten paha biçilmez hazinelerle donattıkları mahzenlerini sürekli zenginleştirmek için çaba gösterirler... bunun için gezebildikleri kadar, görebildikleri kadar mahzen gezer yorulurlar, ama kendi mahzenlerine gelip elde ettiklerini ve başka mahzenlerde bıraktıkları şeyleri düşününce, o mahzene misafir ettikleri seçilmiş kişilerin mahzeni benimsediklerini görünce içlerini tatlı bir huzur kaplar, geçici bir duygu olsada bu değer kelimelerle ifade edilemez, tıpkı benim gibi mahzenlerinin üzerine titrerler.

işte sizde burdasınız ve bu şahsen epik, kısmen lirik yazıyı okuyorsunuz, demmekki mahzenime bir şekilde ilgi duyuyorsunuz, evet şimdi mahzenime olduğunuz yerden bakıp "amma da yüzeysel adammış, mahzeninde hiçbişey yokki" diyebilirsiniz, ama sizi temin ederim buzulun sadece yüzeyin üstündeki kısmını görüyorsunuz. Demin de dedim ya, Mahzenime ancak seçilmiş kişiler girebilir. Ha sizin bu yazıdan anlayacağınız şudur: Ben size mahzenimin bir aynadan yansımasını sunuyorum, bu da demek oluyor ki Mahzenimin içindeki güzelliklere dalıp, tadıp dokunamasanızda, uzaktan görüp neyebenzediğini hayal edebilirsiniz, zulada hiçbirşeyim yok, bütün iyi şeyler ortada fakat bu aynanın size ne kadarını göstereceği size bağlı. Hatta görmek isteyeceğiniz kadarını görmek için konveks veya konkav aynaları da siz seçebilirsiniz, eninde sonunda hepsine kendi tutacağınız açıdan bakacaksınız, seçim sizin ... Müzikten sinemaya, felsefeden edebiyata, şu ruhu tembel hayatta dahil olduğum, pelesenk edildiğim veya kendimi içinde varsaydığım ne varsa burda görebileceksiniz, ne de olsa siz bunlarla oyalanırken ben karanlık, nemli ve mutlu mahzenimin tadını çıkarıyor olacağım ...

ama elinizdeki o naif aynayla sakın herşeyi biranda görmeyi beklemeyin, nekadar bakarsanız okadar çok şeyi görecek, ne kadar kendinize yaklaşırsanız o kadar güçlü hissedeceksiniz. bu arada Beyin göçebesi hayatına alışmış olan benim yavaş yavaş nasıl örnek bir mahzen sergisi açtığımı bileceksiniz, tabiiki ben kullanım klavuzunu okumayı bitirip, düşünce dehlizinden çıktığım zamanlarda ...

Şimdilik herkese kendi mahzeninde mutluluklar. Sonsuzluğa bi koşu gidip, gelicem ;) ...

Derinlerden bir Kıyak!



Mahzene gelmişken tadımlık bir kıyak yapalım (sadece PC kullanıcıları için). Geçen haftadan beri PC'mde garip sorunla uğraşıyodum ve bir yandan da saçımı başımı yolmakla meşguldüm. daha yeni formatlayıp, cilalayıp parlattığım bilgisayarımda gaip, sebebini bilmediğim bir olaydan dolayı font yükleyemiyordum. Sağlam font dosyalarında bile "Font dosyası bozuk veya hatalı" gibisinden mesajlar almaya devam ederken kurulum aşamasında yüklenmiş "opentype" fontlarıda görmezden gelen bilgisayarımdan gayet bıkmıştım.

Derken birgün, sorun hakkında araştırmalarımın 1500. turunda "tut-i mucize-i guyem" tadında aklımda oluşan fikirle sorunun kaynağına inip, "ne desem laf değil" diyecek kadar rahatladım ..

efendim siz siz olun, Oyun veya güncelleme hastalığına kapılıpta sürekli ekran kartı sürücülerinizi güncellemeyin, özellikle xp service pack 3 kullanıyorsanız. Bahsi geçen sürücüler xp sp3 üzerinde bilimum "opentype" ve "type1" dosyalarıyla uyumsuzluk yaratıyor ve sisteminizin adeta bir konsolos edasıyla font dosyalarını algı sınırları dışına itmesine sebep oluyor, bahsettiklerim hem Nvidia hem AMD-Ati için geçerli ...

Çözümüyse gayet basitmiş meğerse, anında güncel ekran kartı sürücülerini yokedip, Nvidia için Forceware serisi driverları ve Ati içinde catalyst paketinin en az 8 ay önceki sürümlerini yüklediğinizde eskisi kadar içli dışlı olabiliyorsunuz caanım fontlarınızla :) ...

Bakın blog daha ikinci mesajında pratik bilgiler vermeye başladı size ... bakmaya devam edin, kimbilir daha neler çıkar bu mahzenden, Görüşmek üzere ...